Filyos un Altın Çağları

Şimdilik emin olduğumuz bir şey varsa, o da Filyos’un tarihinin antik Roma dönemine kadar uzandığıdır. Söylenenlere bakılırsa, kazılardan antik Yunan dönemine ait bulgular elde edilmesi bile, kimseyi şaşırtmayacak.

Hatta, Hititlerden söz edenler bile var. Bartın’a kadar gelen Anadolu’nun bilinen bu en eski uygarlığının, Filyos Vadisi’ne ulaşamamış olması gerçekten biraz garip.
Geriye şöyle dönüp bir baktığımızda, Filyos’un geçmişte bir altın çağ yaşadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Yazılı kanıtlar ne kadar az olursa olsun, mevcut şehir ve kale kalıntıları, antik liman ve iskele, eski çağlardan bu yana Filyos’un önemli bir yerleşim yeri olduğunu ortaya koyuyor. Bugüne kadar ele geçirilen ve Filyos’ta bir müze olmadığı için Amasra’ya gönderilen sanat eserleri de bu kanaati pekiştirmektedir.

Kuşkusuz bu altın çağ tüm antik dönemi kapsayamaz. Savaşlara, doğal afetlere, salgın hastalıklara bağlı olarak, belli aralıklarla ve iniş çıkışlarla gerçekleşmiş olması büyük bir ihtimal dahilindedir.

Ancak, şurası kesin ki, Osmanlı döneminde bu altın çağ, yerini paslı teneke çağına bırakmıştır.
Sadece Filyos değil, 15. yüzyılda Batı Karadeniz’in Osmanlılar tarafından fethedilmesinin ardından tüm bölge derin bir sessizliğe gömülmüş, hatta uykuya dalmıştır. Ereğli, Bartın, Amasra, Filyos, Devrek gibi kentler, birer birer önemlerini kaybetmiş, sıradan, küçük köylere dönüşmüşlerdir.

Deniz kıyısında olması dolayısıyla, Filyos diğerlerine göre biraz daha şanslıdır bu konuda. Hiç olmazsa bir iskelesi vardır ve bu iskeleden İstanbul’a gemilerle odun nakledilmektedir. Aynı şans (!), Ereğli ve Amasra için de söz konusudur. Kısacası, ilkçağların, kumaş, şarap, zeytinyağı, para, sanat ve güç merkezleri, birer odun merkezine dönüşmüştür, Osmanlı’nın ilgisizliği sayesinde.

Talihin garip bir cilvesi olarak, uzunca bir sürenin sonunda, bu iskelelerden bir başka yakıt maddesi, taş kömürü nakledilmeye başlandı. 19. yüzyılın başlarında Ereğli’de (Zonguldak’ta değil) Uzun Mehmet tarafından kömürün bulunması, kısa süre içinde bölgenin yüzyıllarca süren uykudan uyanmasına yol açtı.

Ama Filyos’ta kömür yoktu ve iskelesinden hala odun naklediliyordu.
Bölgenin merkezi haline gelen Zonguldak, 1924 yılında vilayet olurken, Filyos, yoksul bir kıyı kasabası hüviyetinde, eski, görkemli günlerinden çok uzakta varlığını sürdürmekteydi.
Filyos’un ikinci altın çağının başlaması için, Ereğli kömürlerinin işletilmeye başlamasının üzerinden hemen hemen yüzyıl geçmesi gerekecekti.

Filyos’ta yeni dönemin ilk ışıkları, Kömüre Giden Demiryolu Projesi’yle ışıldamaya başladı. 1927 yılında, Filyos’u Ankara’ya bağlayacak olan demiryolu hattının yapımına girişildi. İlk iş olarak iskele kuruldu. Arkasından büyük bir liman da yapılacaktı ama sonra bundan vaz geçildi. Limanın Ereğli’ye yapılması kararlaştırıldı. Çünkü, Filyos demiryolu Ereğli’ye kadar uzanacaktı.
Filyos’a ulaşan tren hattı, 14 Kasım 1935’de faaliyete geçti. Açılan sadece demiryolu değildi. Yeni altın çağa giden yolun kapıları da ardına kadar açılmıştı.

Önce Ereğli, ardından Filyos Vadisi derken, sonunda Safranbolu’ya bağlı Öğlebeli Köyü’nün 13 haneli Karabük Mahallesi’nin pirinç tarlalarına demirçelik fabrikasının kurulmasıyla Filyos’un yıldızı öyle bir parlamaya başladı ki, neoliberalizmin laneti bile onu kolay kolay söndüremedi.
Demirçelik ve kömür bağlantısı Filyos-Zonguldak hattının 1937’de tamamlanmasıyla gerçekleşti. 3 Nisan 1937’de temeli atılan Karabük Demir Çelik Fabrikası’nın yegane deniz bağlantısı ise, Filyos İskelesi’ydi.

1947’de Filyos’a hayat veren ateş tuğla fabrikası kuruldu. 1949’da deneme üretimi, 1950’de normal üretim gerçekleştirildi.

Böylece, mimarisiyle, yaşam standardıyla, felsefesiyle, insan ilişkileriyle, toplumsal hizmetleriyle, insana ve doğaya saygısıyla görkemli bir dönem başladı Filyos’ta.
İşte bu dönem, yani 1940-1980 arası Filyos’un ikinci altın çağıdır. Özellikle 1960’lı yıllar bu çağın zirvesi sayılabilir.

Ey göz göre göre, yalan söyleyenler,
Ey attıkları palavraların günün birinde yüzüne çarpılmayacağını sananlar
Ey gafiller, ey kalbi haset, kin ve nefretle dolu olanlar!...
Hani bu memlekete 1950’den önce tek bir çivi bile çakılmamıştı?
Hani bu memlekette ne varsa hepsini Menderes’e ve onun yolundan gidenlere borçluyduk.
Başka yerleri bilmem ama Filyos’ta ne varsa hepsini Atatürk’e ve başta İsmet Paşa olmak üzere Cumhuriyetimizin kurucularına borçluyuz.
Bunu, Filyos’lu olduğunu söyleyen hiç kimse unutmamalı!...
Load disqus comments

0 yorum